
Annelik, toplumun gözünde saf sevgiyle tanımlansa da, deneyimsel düzeyde parçalanma, yabancılaşma ve kendini kaybetme ile örülüdür. Yalnızca biyolojik bir dönüşüm olmakla kalmaz, aynı zamanda öznenin varoluş biçimini yeniden kurar. Kadın, anne olduğunda hem kendi arzularıyla hem de toplumsal ideallerle karşı karşıya gelir. Bu karşılaşma, bir sevgi hikâyesi olduğu kadar bir suçluluk ve eksiklik deneyimidir. Yüksek lisans tezim olan “İlk kez anne olanlarda suçluluk deneyimlerinin yorumlayıcı fenomenolojik analizi: Varoluşsal bir keşif” adlı çalışmamda ilk kez anne olmayı varoluşsal boyutları ile incelerken, bu yazımda Lacan’ın özne teorisi eşliğinde toplumsal ve kapitalist söylem açısından inceleyeceğim.
Günümüz dünyasında “iyi anne” figürü, hem neoliberal ideolojinin hem de bilinçdışının ortak bir üretimidir. Anneliğe bir tür kutsallık atfedilir. Toplum, kadını sanki anneliğe doğuştan yetkin, bebeği olduğu andan itibaren tüm bakım ve sevgi kapasitesine zaten sahip biri olarak konumlandırır. Anne ise toplumun beklentisini gerçekleştiremediği her anda suçluluk hissine yakalanır. Tez çalışmam için görüşme yaptığım annelerden biri şöyle diyordu:
İçinde yaşadığımız toplum annelere belirli kalıpları dayattığı için, bu durum üzerimizde büyük bir baskı yaratıyor. Hatta biz anneler için suçluluk neredeyse göbek adımız gibi bir hâl alıyor. “Sütün geliyor mu?”, “Bu çocuk doymuyor mu?”, “Hâlâ yürümüyor mu?”, “Konuşmuyor mu daha?”, “Sen mi alıştıramadın?”, “Uyku eğitimi vermedin mi çocuğuna?” gibi cümlelerle çevremiz sürekli bizi sorguluyor. Bu baskı her yerde. Bir yerden sonra insan ister istemez suçlanmış hissediyor: “Acaba ben mi yapamıyorum, acaba bir şeyleri eksik mi yapıyorum?” diye düşünüyor. “Benim çocuğum neden doymuyor, neden yemiyor?” soruları zihinde dönüp duruyor.Tüm bunlar insanı çaresiz bir konuma sürüklüyor maalesef. Bu suçluluk duygusuyla mücadele etmek de gerçekten çok zor.
Bu sürekli sorgulanma ve yetersizlik hissi, annenin hem toplumsal beklentiler hem de kendi içsel standartları karşısında kendini eksik hissetmesine yol açar. Suçluluk duygusu, böylece yalnızca dışsal baskıların değil, anneliğe yüklenen ideallerin de bir sonucu hâline gelir.
Ruth Quiney’nin (2007) incelediği “yeni kapitalist anne” figürü, anneliğe dair imkânsız ideali cisimleştirmektedir. Annelik artık yalnızca biyolojik ya da duygusal bir süreç değil, aynı zamanda üretkenliğin ve öz-disiplinin alanıdır. Kadından beklenen hem kendi bedeni hem zamanı üzerinde tam denetime sahip olması, hem de çocuğuna kusursuz bir sevgi ve gelişim ortamı sunmasıdır. Fakat bu iki talep yapısal olarak birbiriyle çelişir. Bu çelişki, yeni anneliğin en belirgin duygusu olan suçluluk olarak geri döner. “Yeterince iyi olamama”, “bebekle bağ kuramama” ya da “kendini kaybetme” deneyimleri, yüzeyde bireysel yetersizlik gibi görünür çünkü neoliberal düzen bu çelişkiyi sistemsel değil psikolojik bir sorun gibi gösterir. Aslında olan, öznenin doğasında bulunan eksikliğin kapitalist söylem tarafından silinmesi ve reddedilmesidir.
Quiney (2007), çağdaş neoliberal kültürde anneliğin artık bir “ahlaki performans” olduğunu söyler. Annelik, tıpkı bir proje gibi yönetilir: doğru emzirmek, doğru beslemek, üretken olmak, mutlu kalmak. Kadınlar, bir yandan feminist kazanımlar sayesinde iş yaşamında var olmaya çalışırken, diğer yandan evde “mükemmel anne” olmanın baskısıyla karşı karşıya kalır. Lacan’ın “üstbenin buyruğu” kavramı burada devreye girer: Modern süperego yasaklayan değil, “Keyif al!” diyen, keyif alma zorunluluğunu dayatan bir sestir. Bu ses annelikte şöyle yankılanır: “Hem sev hem üret hem tükenmeden keyif al.” Kadın bu buyruğu yerine getiremediğinde kendini suçlu hisseder. Anne artık hiçbir şeyden tam anlamıyla keyif alamaz çünkü keyif bile bir görev hâline gelmiştir. Bu yapının sinemadaki örneklerinden biri Jason Reitman’ın Tully (2018) filmidir. Filmde Marlo, üçüncü çocuğunun doğumundan sonra, hem fiziksel hem ruhsal olarak tükenmiş bir annedir. Etrafındaki herkes ona “şükretmesi”, “mutlu olması”, “anneliğin tadını çıkarması” gerektiğini söyler. Ancak Marlo, bu keyfi üretemediği her anda biraz daha çöker, çünkü sistemin dayattığı mutluluk idealiyle kendi içsel yorgunluğu arasında sıkışır. Film boyunca Tully adlı genç bakıcı figürü Marlo’nun genç benliğinin ve böylelikle bölünmüş öznesinin dışavurumu hâline gelir. Bir yanda geçmişteki özgür, arzulu ve canlı kadın; diğer yanda günceldeki yorgun ve görevle özdeşleşmiş bir anne. Tully’nin varlığı, annenin kendi arzusu ve benliğiyle yeniden temas kurma çabasını temsil eder ama aynı zamanda bu arzunun sistem içinde barınamayacağını da gösterir. Bu film, anneliğin keyif alınması gereken bir deneyim olarak idealleştirilmesinin, kadını nasıl bir psişik bölünmeye ve sessiz deliliğe sürüklediğini gözler önüne serer.
Biraz da bir kadının anneliği özne boyutunda nasıl deneyimlediğine bakalım. Hamilelik, doğum ve erken annelik sürecinde kadın, kendi bedeninde ve psişesinde bir bölünme yaşar. Bu bölünme, bir yandan fizyolojik olarak içindeki varlığı taşımaktan, diğer yandan o varlıkla özdeşleşmekten doğar. Kadın, aynı anda hem özne hem nesne hâline gelir: hem hisseden, düşünen, arzusu olan bir varlıktır hem de başkalarının (doktorların, ailenin, toplumun, çocuğun) bakışı altında bir “beden”e, bir “anne”ye dönüşür. Bu durumda özne, kendisiyle tam bir bütünlük kuramaz. Kendi bedeniyle kurduğu ilişki bile artık dolaylıdır çünkü beden yalnızca kendisine ait değildir, başkasının varlığıyla paylaşılmıştır. Hamilelikte bu paylaşım fiziksel düzeyde gerçekleşirken doğumdan sonra psişik düzeye taşınır: Çocuk artık dışarıdadır ama annenin iç dünyasında yer etmeye devam eder. Anne, “ben” derken bir başkasını da kast eder. Bu deneyim, Lacanyen düşüncede “bölünmüş özne” olarak tanımlanan yapıyı somutlaştırır. Özne, kendi arzusunun ve başkasının talebinin kesiştiği noktada ikiye ayrılır. Bir yanda kendi içsel sesi (dinlenmek, yalnız kalmak, kendine ait olmak isteyen benlik), diğer yanda çocuğun sesi (ihtiyaç, ağlama, çağrı, talep). Anne bu iki sesin arasında, hiçbirine tamamen ait olamadan var olur. Kimi zaman kendi arzularını bastırarak çocuğa yönelir, kimi zaman çocuğun çağrısını bir an bile duymak istemez ve ardından yoğun bir suçluluk hisseder. Her iki durumda da kendini “bölünmüş” hisseder çünkü aynı anda iki karşıt yönelim içinde yaşar. Bu bölünme, bir hastalık ya da eksiklik değildir; aksine, özne olmanın, yani arzu eden bir varlık olmanın kaçınılmaz sonucudur. Kadın, anne olduğunda bu bölünme daha görünür hâle gelir çünkü annelik, “tamlık” mitosunun merkezine yerleştirilmiş bir konumdur. Toplum ona, “Sen artık bütünsün, tamamlandın, doğanın döngüsünü tamamladın.” der. Oysa kadın, içsel olarak tam tersini hisseder: Daha önce hiç olmadığı kadar parçalı, kararsız ve kırılgandır. Annelik bu nedenle yalnızca toplumsal bir kimlik değil, öznenin kendi iç bölünmesini çıplak biçimde deneyimlediği bir varoluş hâlidir. Kadın, kendi içinde birbirine zıt iki hakikatle yaşar: “Ben onun annesiyim” ve “Ben kimim?” İşte bu iki cümlenin yan yana var olabilmesi, annenin psişik gerçekliğini kurar. Aralarındaki boşluk ise, ne patoloji ne hata, sadece insan olmanın, tam olamamanın ama buna rağmen sevmeye devam etmenin alanıdır.
Mitchell Wilson’ın (2014) Kristeva’dan devraldığı biçimiyle, anne bu dönemde “etiyle düşünen” bir varlığa dönüşür yani düşüncenin temeli bedendir. Anne için düşünme, soyut bir zihinsel etkinlikten çok, bedenin duyumsal hareketleriyle, sütün akışıyla, uykusuzlukla, temasla iç içe geçer. Carol Watts (1998) ise bu süreci Kristeva’nın “kadın zamanı” kavramını yeniden ele alarak zamansal bir perspektiften açıklar: Annenin zamanı, kapitalizmin lineer, üretken zamanı ile bakımın döngüsel, tekrar eden zamanı arasında sıkışır. Bir yanda dünyanın dayattığı üretken, ilerleyen, “işe dönme” zamanı; diğer yanda döngüsel, tekrarlayan, uykusuz ve bedensel bir zaman. Bu zaman çatışması, kadının “Kendim gibi hissetmiyorum” deneyimini yaratır. Anne iki zamanda birden yaşar ve birinde hep “gecikmiş” hisseder.
Görüşme yaptığım annelerden birinin şu sözleri, Kristeva’nın “döngüsel zaman”ına değil, kapitalist hızın içinde kaybolmuş zamanın deneyimine aittir:
…Şimdi mesela işe geri dönmem lazım. Kaçta çıkacağım, kaçta gideceğim, çocuğum nasıl olacak? Ya durmazsa… Bu bile, bu sorumluluk bile bana yüklenmiş. Ben bunları düşünüyorum şimdiden. Şimdiden çocuğumu buna hazırlamalıyım psikolojisine giriyorum. Bu bile bana bir yük. Ben işe başladığımda o nasıl duracak? İnşallah babaannesi bakacak. Babaannesinde durur mu, durmaz mı? Nasıl atlatacağız o ilk birkaç günü? Ben işten kaçta çıkabileceğim de çocuğuma kavuşacağım? Yani benden o kadar çok şey bekleniyor ki. Her koldan nasıl derler, mükemmel olman bekleniyor. Hem o çocuk sende dursun. Hem sana bağımlı olmasın. Hem işe git, hem çocuğuna bak. Bunların hepsi o kadar büyük sorumluluklar ki.
Artık kadın zamanı doğanın ritmiyle değil, ekonominin ritmiyle işler. Anne zamanının en saf hâli olan “bekleme”, “besleme”, “durma” momentleri bile verimliliğin kriterleriyle ölçülür. Anne aslında kapitalist temporallik içindeki suçluluk döngüsüne hapsolmuştur.
Bunlarla birlikte, anne bedeninin kendisi artık bir ölçü aletine dönüşmüştür: süt miktarı, kilo, uyku, gelişim grafiği…
Quiney’nin “itirafkâr anne (confessional mother)” dediği figür, bedenini sürekli açıklamak, performansını kanıtlamak zorundadır. Beden hem aşkın hem suçludur; arzunun, doğurganlığın ve başarısızlığın mekânı olmuştur. Toplumun bakışı onu “eksik anne” olarak damgalar. Bu da anneliğin bireysel değil, politik bir deneyim olduğunu ortaya koymaktadır. Anne, yalnızca çocuğuyla değil, toplumun bakışıyla da yaşar: doktor, aile, yabancı, ekran… Hepsi birer “Büyük Öteki”dir.
Bir anne yaşadıklarını şöyle aktarıyor:
Emzirmek, dışarıdan bakıldığında en basit şeymiş gibi görünüyor; oysa aslında ilk zamanların en karmaşık deneyimlerinden biri. M’yi (bebeği) ilk kez kucağıma aldığımda emzirmeye başladım. Yanıma gelen hemşire, “Senin göğüs ucun çok küçük, o yüzden bebek tutamıyor. Silikon uç takalım,” dedi. Oysa benim aklımda başka bir bilgi vardı: Bebekler düz bir yüzeyi bile emebilir; emebilmek için belirgin bir meme ucuna gerek yoktur, dolayısıyla silikon uç da şart değildir. Bunu teknik olarak biliyordum ama o anda yine de hemşireye itiraz ettim. “Hayır, böyle bir şey yok, ben bebeğimi emzirebilirim,” dedim.
Ama içimde bir kuşku belirdi. “Ya gerçekten emziremiyorsam? Bedenim mi yetersiz?” diye düşündüm. Emzirmeye alışana kadar, o dönemin neredeyse tamamı yetersizlik ve suçluluk duygusuyla geçti. “Yeterince bilmiyor muyum, yeterince hazırlanmadım mı, yapamıyor muyum?” gibi sorular sürekli zihnimde dönüp durdu. Bu süreçte çok yoğun bir suçluluk duygusu yaşadım.
Bu sahne, annenin kendi bedenine dair dışsal yargıyı içselleştirmesini gösterir. Lacan’ın “Büyük Öteki”si burada hastane, medya, aile olarak belirir.
Aynı anne, şunları da ekliyor:
…Doğumdan birkaç gün sonra beni kontrol için randevuya çağırdılar. Bu benim kendi seçtiğim doktorum değildi; hastane, doğum paketi kapsamında ücretsiz bir kontrol randevusu veriyordu. Sadece basit bir muayene olacağını düşünmüştüm. Ama o görüşme beklediğim gibi olmadı. Doktor, ben daha doğuralı üç gün olmuşken, bana sert bir şekilde “Bu çocuk neden erken doğdu? Neden bu kadar zayıf?” diye sordu. M, 37+5 haftada doğmuştu. Ardından “Hamileliğinde bir problem yaşadın mı?” dedi. “Hayır,” dedim. “O zaman neden erken doğdu?” diye üsteledi. “Bilmiyorum hocam,” dedim sadece. Bebek 2 kilo 660 gram doğmuştu. Doktorun, “Bu çocuk çok zayıf” demesi o anda beni derinden sarstı. Böyle bir cümle bir anne için gerçekten çok yıkıcı olabiliyor. Eve dönerken bütün yol boyunca ağladım. Sanki erken doğurmak benim suçummuş gibi hissettim. Hâlâ o anı hatırlayınca kötü oluyorum. Oysa erken doğumu tetikleyici hiçbir durum yaşamamıştım. Benim yaptığım, ihmal ettiğim hiçbir şey yoktu. Bunu biliyorum, bilinç düzeyinde farkındayım. Üstelik 37. haftadan sonra doğum zaten normal kabul ediliyor. Ama bir doktor, karşında bir otorite figürü olarak böyle konuştuğunda, insan ister istemez kendini suçlu hissediyor.
Bu anlatıda, annenin gözünde doktor yalnızca bir kişi değildir; otoritenin, bilginin ve yargının taşıyıcısıdır. Söylediği söz, annenin kimliğine dokunur; onu “yetersiz” kılan simgesel bir güç halini alır. Anne, işte bu bakışın içinde kendini sürekli suçlu hisseder ve düzeltmeye çalışır. Ama her düzeltme, yeni bir eksiklik yaratır. Sistemin istediği “tam anne” figürü, hiç var olmamış bir imkânsızlıktır.
Bunların yanı sıra, bir annenin “bebeğimle bağ kuramıyorum” hissi, toplumsal olarak tabu kabul edilir. Oysa Lacan’a göre, özne ile Öteki arasında hiçbir zaman tam bir ilişki yoktur; arzu her zaman eksikliğin etrafında döner. Annenin çocuğuyla kuramadığı bağ, doğanın bir arızası değil, öznel yapının gerçeğidir:ilişkinin imkânsızlığı. Julia Kristeva ve ondan esinlenen Wilson (2014), bu imkânsızlığı, ötekiliği tanıyan bir etik konum olarak görür: Annenin bebeğiyle bütünleşememesi, onu gerçekten bir “öteki” olarak tanıyabilmesini sağlar. “Tam bağ” diye bir şey olsaydı, çocuk özne olamazdı. Bu durum sinemada en sarsıcı biçimde Lynne Ramsay’in We Need to Talk About Kevin (2011) filminde karşımıza çıkar. Tilda Swinton’ın canlandırdığı Eva karakteri, çocuğuyla hiçbir zaman “uyum” içinde olamaz. Onu sever ama korkar da. Onu ister ama ondan kaçmak ister. Kevin, annenin içinde bastırdığı arzu, korku ve tükenmişliğin dışsallaşmış biçimidir; annesinin hem sevgi hem öfke yönelimlerinin somutlaştığı, bu iki duygunun birbirine karıştığı bir figürdür. Eva’nın suçluluğu, bir “kötü anne” olduğu için değil, yapısal imkânsızlığı deneyimlediği için vardır. Filmdeki kırmızı renk tekrarları, anneliğin Gerçek boyutunu (kan, doğum, suç) görsel olarak taşır.
Son olarak, anneliğin sosyal medyadaki görünürlük ekonomisine değinmek isterim. Watts’ın “kadın zamanı” eleştirisi bugün Instagram’da kristalleşmiştir: Annelik artık görünürlük ekonomisinin bir parçasıdır. Güzel fotoğraflar, renkli oyunlar, anne tavsiyeleri… Hepsi anneliği bir tür üretkenlik ve temsil performansına dönüştürür.
Görüşme yaptığım annelerden biri şöyle anlatıyor:
…En çok suçluluk hissettiğim şeyler, sosyal medyada tanık olduklarım gibi geliyor bana. Sosyal medyada her şeyin ideal bir formu var; anneliğin de. O “ideal anne” hallerini çok sık görüyoruz. Bu da kişiyi ister istemez sorgulamaya itiyor, çünkü çevrende seninle benzer koşullara sahip, seninle aynı yaşta, benzer bir hayat tarzında olan çok fazla insan olmuyor. Ama orada, sosyal medyada, bir katalog var sanki. O katalogdaki imgelerle sürekli karşılaşıyorsun. Suçluluğun en büyük tetikleyicisinin bu olduğunu düşünüyorum; bu yüzden aklıma ilk olarak hep Instagram geliyor.
….Aslında rasyonel olarak bu bebeğime çok vermek istediğim bir şey değil; şık giyinmesi, saçını tarayıp biblo bebek gibi görünmesi… Her hâliyle kabul gördüğünü hissetsin isterim. Ama bazen o imaj, yani sosyal medyada gördüklerim, beni de etkiliyor. Sanki diğer anneler çocuklarının kişisel bakımına daha çok özen gösteriyor; çocuklarının kıyafetlerine daha çok dikkat ediyorlarmış gibi geliyor. E’nin (bebeği) kıyafetleri onlara göre daha sade kalıyor sanki. Gerçekte böyle düşünmüyorum aslında ama o an otomatik olarak bu düşünceler aklımdan geçiyor ve gerçekten suçluluk hissine yol açıyor. Instagram bu duygunun en büyük tetikleyicilerinden biri gibi geliyor bana.
Kapitalist sistem, arzuyu hep bir başkasının imgesiyle düzenler. Tıpkı Lacan’ın “ayna evresi”nde öznenin kendini ideal bir yansımayla tanıması gibi, anne de artık kendine başkalarının mükemmel annelik imgeleriyle bakar. Annenin bakışı sadece kendi çocuğuna değil, diğer annelerin temsillerine yönelmiştir. Bu da Lacan’ın “gösteren zincirinde kaybolma” dediği, öznenin imgesel kapanıdır. Görünürlük arttıkça özne silinir. Quiney, neoliberal kültürde anneliğin bir kendini ölçme ve açıklama rejimine dönüştüğünü söyler. Kadınlar artık yalnızca çocuklarına değil, kendi performanslarına da annelik ederler. İnternetteki “anne paylaşımları”, sosyal medya gönderileri, annelik blogları bu yeni gözetim biçiminin parçasıdır.
Uzun lafın kısası, kapitalizmin dünyasında anneye “her şeyi yap” denir: hem çocuğuna adan, hem işinde başarılı ol, hem bedenini koru, hem mutlu ol. Ama bu taleplerin bütünü, yasanın (simgesel düzenin) çöküşünü gizler. Lacan’ın “kapitalist söylem” dediği şey, eksikliği reddeder; oysa annelik eksikliğin beden bulmuş hâlidir. Bu nedenle anne suçluluğu, bireysel bir yetersizlik değil, kapitalizmin bastırılmış Gerçek’idir. Kadının yeterince iyi olamaması, bağ kuramaması ya da kendini kaybetmesi aslında, toplumun yitirdiği şeyi yani bağlanma, kayıp, kırılganlık ve zamansızlık deneyimini bize hatırlatır. The Lost Daughter’daki Leda şöyle söyler: “I’m an unnatural mother/Ben doğal olmayan (norm dışı) bir anneyim”. Leda kötü bir anne değildir. Sadece bir öznedir. Yani eksik, arzulayan, yorulan, bölünen ve tam da bu yüzden insan olan bir özne. Anneler, mükemmel olmadıkları için değil, mükemmel olmaları istendiği için suçluluk duyar. Bu nedenle annelikte suçluluk, öznel bir zayıflığın değil, toplumsal yapının içkin çelişkisinin semptomudur. Annenin “eksik” olarak deneyimlediği her şey, aslında kapitalist simgeselin yırtıldığı noktayı görünür kılar yani insanın, tam olamamanın içindeki etik hakikatle yeniden karşılaştığı yeri.
Kaynakça
Quiney, R. (2007). Confessions of the New Capitalist Mother: Twenty-first-century Writing on Motherhood as Trauma1. Women: A Cultural Review, 18(1), 19–40. https://doi.org/10.1080/09574040701276704
Watts, C. (1998). Time and the Working Mother: Kristeva’s “Women’s Time” Revisited. Radical Philosophy.
Wilson, M. (2014). Maternal reliance: Commentary on Kristeva. Journal of the American Psychoanalytic Association, 62(1), 101-111.
