“Babam Öldü”: Baba, Baba İşlevi ve Ölümü

“İleride ortaya çıkacak tüm sorularla ne yapacağımı bilmiyorum. Ona sormadığım ve içinde kalan anlatılmamış hikayelerle ne yapacağımı bilmiyorum. Kulübedeki aletlerle ve bodrumdaki boş kavanozlarla ne ya­pacağımı bilmiyorum. Şu anda sözde onun için ama aynı anda kendim ve adımları­na yetişmeye çalıştığımız tüm babalar için yazdıklarımla ne ya­pacağımı bilmiyorum. Doğum gününde ne yapacağımı bilmiyorum, böyle günler ölümden sonra kutlanır mı, yoksa doğum gününü artık geçersiz kılan başka bir tarih mi olur – ölüm tarihi. Paskalya’da ve Noel’de, gelecek tüm bayramlarda ve gele­cekteki tüm öğle sonralarında ne yapacağımı bilmiyorum.” – Georgi Gospodinov, Bahçıvan ve Ölüm

Fatherandkid 1024x1024

“Babam öldü.”

Dilbilgisi açısından son derece basit bir cümle: özne ve yüklem. Ancak simgesel olarak baktığımızda dünyayı ikiye bölen bir kesit gibi. Babam ölmeden önce ve öldükten sonra… Bu cümle, yalnızca biyografik bir olayı anlatmıyor, aynı zamanda insanı dünyaya yerleştiren o temel dayanağın nasıl devam edeceği sorusunu da barındırıyor içinde. Her baba farklı elbet. Hayattayken bize hep yetersiz gelen ve şikayet ettiğimiz babalar, öfkeli ve sert babalar, sevgisini gösteren, destekleyen veya sevdiğini hiç söylememiş babalar, bize bir meslek ve hayat veren babalar, bazen de ölümü beklenen babalar… Her hâlükârda özne, babanın ölümünden sonra kendine kalan babanın adıyla ne yapacağını düşünmek zorunda kalıyor. 

Baba, Lacan için öncelikle bir kişi değil, bir işlev: özneyi anne-çocuk ikilisinin kapalı devresinden çıkaran, arzuya bir sınır koyan ve onu dilin ve yasanın içine yerleştiren bir operatör. Bu nedenle babanın ölümü, yalnızca bir bedenin ortadan kalkması değil, simgesel bir sarsıntı ve bir yeniden düzenleme meselesi hâline geliyor. 

Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm kitabı bu sarsıntıyı en sade yerden yakalıyor gibi. Baba burada kahraman değil, korkulan bir otorite değil; yavaş yavaş eksilen bir beden. Gospodinov’un babası akciğer kanseri sebebiyle ölmüştür. Hastalık ilerledikçe dil de değişir, tıbbi terimler çoğalır, insan “hasta”ya dönüşür. Tıbbi söylemde kişi bir “vaka”ya indirgenir; gösterenler bedeni nesneleştirir. Baba burada artık “baba” değil, bir tanı kategorisidir. “Baba”, klinik dilin soğuk ışığı altında yavaş yavaş geri çekilir. Gospodinov yukarıda bahsettiğim simgesel operatörün dil boyutunu bu kitapta açar: “‘Babam öldü’ ve ‘Babam ölüyor’ tümüyle farklı iki cümle.” Lacan’a göre ölüm de bir dil meselesidir. “Öldü” kelimesi, bir özneyi simgesel dolaşımdan çekip çıkaran bir mühür gibidir. Ölüm, Gerçek’e aittir ancak simgesel olarak ilân edildiğinde toplumsal gerçeklik kazanır. “Babam ölüyor” ifadesi henüz açık bir anlatıdır; umut ve inkârın iç içe geçtiği bir zamansallık taşır. Yoğun bakım ünitesinin önünde elin kolun bağlı beklerken veya evde babanın nefesini dinlerken yankılanan zamansallık… “Babam öldü” ise zinciri keser. Gösteren yer değiştirir; öznenin konumu yeniden düzenlenir. Gospodinov’un “Onun bugüne kadarki varlığı, benim kendi varlığımı, çocukluğumun varlığını doğruluyordu” cümlesi, baba işlevinin doğrulayıcı boyutunu kristalize eder. Baba burada yasa koyan bir figür değil, daha çok, tanıklık eden, öznenin geçmişini sabitleyen bir bakıştır. Lacan’ın Büyük Öteki kavramı tam da bu doğrulama alanını tarif eder: Özne, kendi kendine var olmaz; bir başkasının söyleminde, onun hitabında ve adlandırmasında yer bulur. İşte baba, bu söylemsel alanın yoğunlaştığı düğüm noktalarından biridir. Tanıklık çekildiğinde, özne yalnızca sevilen bir kişiyi değil, kendi çocukluğunun simgesel garantisini de kaybeder. Gospodinov’un “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi?” sorusu, öznenin simgesel dayanağındaki bu sarsıntıyı açığa çıkarır. Buradaki kayıp, imgesel bir kayıptan çok, öznenin kendi hikâyesini sabitleyen gösterenin yerinden oynamasıdır. 

Franz Kafka’nın Babaya Mektup kitabı aynı soruya ters yönden yaklaşır. Kafka’nın babası tanıklık eden değil, ezici bir figürdür. İri, gür sesli, kendinden emin ve küçümseyicidir. Kafka çocukluk anılarını anlatırken balkona kilitlendiği geceyi, babasının bakışının altında hissettiği küçüklüğü hatırlar. Burada baba, öznenin yerini sabitleyen bir dayanak değil, onun sözünü bastıran bir gölgedir. Kafka, otuzlu yaşlarının ortasındayken, nişanının bozulmasının ve hayatındaki başarısızlık hissinin ardından bu mektubu kaleme alır. Mektup, doğrudan babasına hitap eder; ancak gerçekte bir yüzleşme metnidir. Kafka mektubu annesine verir, babasına iletmesini ister fakat mektup babaya ulaşmaz. Mektup yazılır ama asla gönderilmez çünkü hitap edilen Öteki ile gerçek bir diyalog mümkün değildir. Bu, imgesel babanın aşırılaşmasıdır. Baba işlevi düzenleyici olmaktan çıkar ve felç edici olur. Özne kendi arzusunu kuramaz. Söz hep babanın gölgesine çarpar. Kafka’nın mektubu, baba işlevinin fazlasının da bir eksiklik kadar yıkıcı olabileceğini gösterir.

Immanuel Mifsud’un Babanın (ve Oğulun) Adıyla kitabı ise babayı ölümden sonra bulunan defterler üzerinden düşünür. Baba ölmüştür; geriye gündelik notlar, kısa kayıtlar, yarım kalmış cümleler kalır. Oğul bu defterleri okurken büyük bir itiraf, geç kalmış bir sevgi sözü arar fakat karşılaştığı şey, çoğunlukla suskunluktur. Baba, hayattayken duygularını açıkça ifade etmemiştir. Ölümünden sonra da dramatik bir iç döküm bırakmaz. Bu eksiklik, kitabın tam merkezindedir. Lacan’ın Nom-du-Père (Baba-nın-Adı) kavramı burada devreye girer: Babanın Adı, özneyi simgesel düzene yerleştiren temel gösterendir. Mifsud’da baba, bedeniyle ortadan kalksa da adı ve soyadıyla kalır. Yas, yalnızca kaybedilen kişiye değil, taşınmaya devam eden bu ada ilişkindir. Beden geçicidir ancak ad dolaşımda kalır. Oğul yazdıkça baba adı yeniden çağrılır ama hiçbir zaman tam olarak doldurulamaz.

Annie Ernaux’nun Babamın Yeri kitabı baba figürüne dördüncü bir boyut ekler. Kitabın başlangıç noktası, yazarın babasının ölümü ve cenazesidir. Ancak kitap, ölüm sürecini ayrıntılı biçimde dramatize etmez. Uzun bir hastalık anlatısı ya da ölüm anı tasviri yoktur. Ölüm bir kırılma anı olarak değil, bir eşik olarak yer alır. Asıl mesele ölümün kendisi değil, babanın temsil ettiği toplumsal dünyadır. Onun babası işçi sınıfından gelen, az konuşan, kültürel sermayesi sınırlı bir adamdır. Ernaux eğitim yoluyla başka bir sınıfa geçer; üniversiteye gider, öğretmen olur, yazmaya başlar. Baba ile kız arasına bir dil farkı, bir kültürel mesafe girer. Kitapta yas, kaybedilen sevgi kadar kaybedilen bir dünyaya dairdir. Baba burada bir yasa figürü değil, bir sınıfsal gösterendir. Bu, babanın özneyi yalnızca aile içinde değil, toplumsal söylem içinde de konumlandırdığını gösterir. Baba öldüğünde, bir aksan, bir konuşma biçimi, bir dünya da kaybolur. Öznenin yerini belirleyen simgesel koordinatlar değişir.

Bu dört hat birlikte düşünüldüğünde baba figürü biyografik bir karakter olmaktan çıkarak yapısal bir kavrama dönüşür. Gospodinov’da baba, öznenin varlığını doğrulayan tanıktır; Kafka’da ezici bir Öteki’dir; Mifsud’da ad olarak dolaşımda kalan simgesel bir yük; Ernaux’da ise sınıfsal ve dilsel bir konumlandırmadır. Baba işlevi bazen koruyucu, bazen ezici, bazen suskun, bazen mesafelidir ama her durumda öznenin simgesel yerini belirler.

“Babam öldü” cümlesi bu nedenle sadece bir son değil, bir gösterenin zincirden düşmesidir. Dil bu düşüşü ilân eder ve aynı anda yeni bir düzen kurmaya çalışır. Yas, kaybın duygusal ağırlığı kadar, bu yeni düzenin kurulma çabasıdır da. Baba işlevi biyografik taşıyıcısını kaybettiğinde, özne o işlevi başka bir yerde düğümlemek zorunda kalır: bir yazıda, bir hatırlamada, bir isimde, bir bahçede… Beden toprağa girer ama gösterenler dolaşmaya devam eder.

Düştüğümde orada olduğunu hissettiren, bir özne olarak yolumu açan pek kıymetlim, canım babama…