
Annelik çoğu zaman sevgi, bağlanma ve yakınlık üzerinden anlatılıyor. Doğum sonrası dönemin güçlükleri giderek daha fazla konuşulsa da anneliğe ilişkin bazı deneyimleri dile getirmek hâlâ kolay değil. Özellikle bir annenin kendisine ya da bebeğine ilişkin korkutucu düşüncelerinden veya gerçeklikle ilişkisinin değiştiği deneyimlerden söz etmesi, yoğun bir utanç ve yargılanma korkusunu beraberinde getirebiliyor.
Yazar ve postpartum psikoz farkındalık savunucusu Aaisha Alvi, A Mom Like That adlı kitabında kendi postpartum psikoz deneyimini anlatıyor. İlk anneliğinin ardından başlayan ve daha sonraki bir gebelik kaybının ardından yeniden ortaya çıkan psikozu; yardım arayışı, tedavi ve iyileşme süreciyle birlikte kendi deneyiminden aktarıyor. Bugün Alvi, postpartum psikozun daha iyi tanınması ve bu deneyimi yaşayan kadınların ihtiyaç duydukları desteğe ulaşabilmeleri için farkındalık çalışmaları yürütüyor. Aynı zamanda Postpartum Support International’da (PSI) gönüllü olarak çalışmalarını sürdürüyor.
A Mom Like That‘i okurken benim için öne çıkan meselelerden biri, yaşanan ruhsal deneyimin kendisi kadar bu deneyim hakkında konuşabilmenin koşullarıydı. Bir kadın, anneliğe ilişkin kendinden beklenen anlatıya sığmayan bir şey söylediğinde bu söz nasıl karşılanıyor? Yaşadıklarını dile getirebilmesi için nasıl bir alan buluyor? Bir tanı, yaşanan deneyimi adlandırabilir; ancak o deneyimi yaşayan kişinin kendi yaşantısı hakkında söyleyeceklerine ne kadar yer kalıyor?
Aaisha Alvi ile gerçekleştirdiğimiz bu yazılı söyleşide postpartum psikozu onun kendi anlatısından dinlerken; “kötü anne” olarak görülme korkusunu, gebelik kaybını, ailelerin ve klinisyenlerin süreçteki yerini ve hakkında konuşulması hâlâ güç olabilen deneyimlere söz verebilmenin önemini konuştuk.
Dünyanın pek çok yerinde anneler, doğumdan ya da gebelik kaybından sonra kendilerine veya bebeklerine zarar vermeye ilişkin korkutucu düşünceler yaşayabildiklerini dile getirmekten çekiniyorlar. Çoğu zaman “Sen bir annesin”, “Bebeğinle bağ kurmaya çalış” ya da “Böyle şeyler düşünmemelisin” gibi tepkilerle karşılaşıyorlar. Dinlenmek yerine, pek çoğu utanç ve korku içinde kalıyor. A Mom Like That kitabını yazarak bu deneyimleri görünür kılmayı seçtiniz. Sessizce mücadele eden ve açıkça konuştuğunda “kötü bir anne” gibi görüleceğinden korkan annelere ne söylemek istersiniz?
Annelikte zorlanmanın yanlış bir tarafı olmadığını söylerdim; bu yalnızca insan olduğumuzu gösterir. Zorlanan kişileri de yaşadıklarını güvendikleri insanlarla açıkça paylaşmaya teşvik ederdim. Vakaların büyük çoğunluğunda bu tür düşünceler, doğum sonrası dönemde hem annelerin hem de babaların %90’ının deneyimlediği istemsiz ve rahatsız edici düşüncelerdir (intrusive thoughts); vakaların küçük bir kısmında ise postpartum psikoz gibi ağır fakat geçici bir ruhsal hastalıkla ilişkili olabilirler. Postpartum psikoz, doğru şekilde tanılanıp tedavi edilmediğinde intihar ve bebeğe zarar verme riski taşıyabilir. Bu nedenle, doğum sonrası dönemde nasıl olduğumuza ilişkin yaşadığımız utanç duygusunu hep birlikte aşmamız gerekiyor. İyi haber şu ki, bu tür yaşantılar ya tamamen normaldir ya da bütünüyle tedavi edilebilir bir durumun belirtisidir. Ancak, yaşadıklarımız hakkında açıkça konuşmamızı engelleyen bariyerleri ortadan kaldırmadığımız sürece, hangisinin söz konusu olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz.
Kitabınızın en etkileyici bölümlerinden biri Nadia’nın hikâyesi. Siz henüz kendi iyileşme sürecinizin ilk aşamalarındayken başka bir annede aynı belirtileri fark ettiniz ve ona yardım etmeye çalıştınız. Nadia ile karşılaşmanız kendi yaşadıklarınızı anlama biçiminizi değiştirdi mi? Bu karşılaşma, kitabı yazma kararınızı da etkiledi mi? Bugünden geriye baktığınızda, postpartum psikoz hakkında sonradan anladığınız ya da o dönemde birinin size söylemiş olmasını dilediğiniz ve kendi hikâyeniz aracılığıyla başka annelerin de bilmesini umduğunuz bir şey var mı?
Nadia ile tanışmak, kendi hastalığıma bakışımı tamamen değiştirdi. Psikiyatristim yaşadığım şeyin ciddi bir tıbbi durum olduğunu bana defalarca söylemesine rağmen buna inanmak benim için çok zordu. Çünkü başkalarına zarar vermeye zorlandığımı hissetmek ve şeytanın sesi olduğuna inandığım bir ses duymak da dahil olmak üzere yaşadığım belirtiler, bana kötü bir insan olmam gerektiğini düşündürüyordu.
Neredeyse hiç tanımadığım biri olan Nadia’nın benimkine benzer deneyimler yaşadığını anlatması ve bu belirtilere tıpkı benim verdiğim şekilde tepki vermesi, bunun gerçekten de insanlarda benzer biçimlerde ortaya çıkabilen bir hastalık olduğuna sonunda ikna olmamı sağladı. Ve evet, bu karşılaşma kitabımı yazma kararımı kesinlikle etkiledi.
Yaşadığım belirtiler yüzünden başlangıçta kendimi bir canavar gibi hissediyordum; hatta ölmeyi hak ettiğimi düşünmemin nedenlerinden biri de buydu. Bu hastalıkla mücadele eden hiçbir kadının asla böyle hissetmesini istemiyorum. Annelerin bunun milyarda bir değil, yüzde yüz tedavi edilebilir tıbbi bir durum olduğunu ve nasıl bir insan ya da nasıl bir anne olduğunuz veya olacağınız hakkında hiçbir şey söylemediğini bilmelerini istiyorum.
Kitap boyunca eşinizin ve ailenizin sizi ne kadar sevdiği ve desteklemek için ne kadar çaba gösterdiği açıkça görülüyor. Aynı zamanda, yaşadığınız belirtileri anlamakta zorlandıkları da anlaşılıyor. Bugünden geriye baktığınızda, postpartum psikoz yaşayan bir annenin ailesine en çok ne söylemek isterdiniz?
Bu hastalığı yaşayan annelerin ailelerine postpartum psikoz hakkında bilgi edinmelerini söylerdim. Bu deneyimi yaşamış ve iyileşmiş kadınların hikâyelerini okuyun. Bu hastalığın bir insanın zihninde yaratabileceklerini anlamak gerçekten çok güç olabilir.
Bu nedenle kendinizi doğru şekilde bilgilendirin. Böylece, sevdiğiniz kişiye iyi bir şekilde destek olabilir, gerektiğinde onun adına sesinizi duyurabilir ve tamamen iyileşme ihtimali konusunda umutsuzluğa kapılmazsınız.
Yaşadığınız süreç boyunca, deneyiminizin klinisyenler tarafından tam olarak anlaşılmadığını hissettiğiniz anlar oldu. Örneğin, düşük yaptıktan sonra yaşadığınız belirtiler başlangıçta ağırlıklı olarak yas süreciyle ilişkilendirildi. Bugünden geriye baktığınızda, klinisyenlerin postpartum psikoz hakkında neyi daha iyi bilmelerini ya da anlamalarını isterdiniz?
Her şeyden önce, hekimlerin postpartum psikoz diye bir durumun var olduğunu bilmelerini isterdim. Hâlâ çok fazla sağlık çalışanı bu durumun varlığından dahi haberdar değil. Bu durumun ayırt edici belirtilerinin halüsinasyonlar ve sanrılar olduğunu bilmelerini isterim.
Ayrıca, özellikle bir hasta tekrar tekrar başvuruyor ve iyileşmiyorsa, nasıl değerlendireceklerinden emin olmadıkları durumlarda onu perinatal psikiyatrisi alanında uzmanlaşmış bir hekime yönlendirecek alçakgönüllülüğe de sahip olmaları gerekir.
Son olarak, postpartum psikozun yalnızca canlı doğumların ardından ortaya çıkmadığını; ölü doğum, gebelik kaybı veya gebeliğin sonlandırılmasının ardından da görülebileceğini bilmelerini isterim.
Kitabınızın başında kızınız Lina’nın size sorduğu, “Anne, ‘deli’ ne demek?” sorusu oldukça çarpıcı. Bir anne olarak bugün Lina’nın bu hikâyeden en çok ne öğrenmesini isterdiniz?
Postpartum psikozun doğum yaptıktan, düşük yaşadıktan ya da istenen veya istenmeyen bir gebeliği sonlandırdıktan sonra herhangi bir kadının yaşayabileceği bir durum olduğunu öğrenmesini isterim. Tedavi edilmediğinde özellikle korkutucu ve tehlikeli bir hâl alabileceğini, ancak bu geçici durumun etkili bir tedavisi olduğu için ondan korkmasına gerek olmadığını bilmesini isterim.
Kitabınızı okurken şöyle bir izlenime kapıldım. Belirtilerinizin tanı ve tedavisine geniş yer verilirken kültürel geçmişiniz, inancınız, gebelik kaybının ve anne olmanın sizin için ne ifade ettiği gibi konulara daha az alan ayrılmış sanki. Çünkü bana öyle geliyor ki, kadınlardan anneliği içgüdüsel bir şekilde benimsemeleri ve bebekleriyle hemen bağ kurmaları bekleniyor. Sizce doğum sonrası bakımda tıbbi tedavinin yanı sıra anne olmanın duygusal, ilişkisel, kültürel ve toplumsal anlamlarını konuşmaya da daha fazla yer açılmalı mı? Kendi sürecinizde birinin sizi dinlediğini ya da dinlemediğini hissettiren şeyler nelerdi?
Aslında kendi psikiyatristimin bu tür konuşmalara alan açtığını düşünüyorum. Görüşmelerimiz için bana ayırdığı bir saatlik seanslarda konuştuğumuz her şeyi kitabıma dahil etmem elbette mümkün değildi!
Bu tür konuşmaların son derece önemli olduğuna ve sağlık çalışanlarının hastalarını yalnızca yardım almak için başvurdukları rahatsızlıktan ibaret görmemelerini sağladığına kesinlikle inanıyorum. Psikiyatristimin bana tam bir saat ayırması, yalnızca ilaçların işe yarayıp yaramadığını değerlendirmesine değil, aynı zamanda sizin sözünü ettiğiniz bütün bu meseleleri birlikte ele alabilmemize de olanak sağladı. Kendimi gerçekten dinlenmiş ve desteklenmiş hissetmemi sağlayan da buydu.
Türkiye’de pek çok anne, doğumdan ya da gebelik kaybından sonra yaşadıkları ruhsal güçlükler hakkında açıkça konuştuklarında hâlâ yargılanmaktan korkuyor. Bazıları “kötü anne” olarak görülmekten çekindiği için sessiz kalmayı tercih ediyor. Onlara ne söylemek istersiniz?
Doğum sonrası dönemde nasıl hissettiğinizi ve neler yaşadığınızı paylaşmak, postpartum psikoz gibi yaşamı tehdit edebilen bir durum söz konusu olduğunda ihtiyaç duyduğunuz yardımı alabilmenizi sağlayacaktır.
Benim için, kendinizin ve çocuklarınızın güvende olmasını sağlamak, kötü bir anne olmanın değil, iyi bir anne olmanın en güçlü ifadesidir.
A Mom Like That: A Memoir of Postpartum Psychosis hakkında daha fazla bilgi edinmek ve kitaba ulaşmak için yayınevi Dundurn Press’in kitap sayfasını ziyaret edebilirsiniz.
Aaisha Alvi’nin postpartum psikoz üzerine yürüttüğü farkındalık çalışmalarını takip etmek, yazılarına ve diğer söyleşilerine ulaşmak ya da kendisi hakkında daha fazla bilgi edinmek için kişisel web sitesini ziyaret edebilirsiniz.
You can read the interview in English below.
