Çağdaş Kaygı Üzerine Lacancı Bir Düşünce: Günümüzde Neden Hepimiz Bu Kadar Kaygılıyız?

abstract business people in motion, 3d generated image.

Klinik pratiğimde neredeyse her hafta farklı şekillerde duyduğum bir cümle var:

“Neyim var bilmiyorum. Kötü bir şey olmuyor ama sürekli kaygılıyım.”

Bazen bu söz, dıştan bakıldığında başarılı görünen birinden geliyor: istikrarlı bir kariyer, arkadaşlar, ilişkiler, maddi güvence. Bazen de aşk, iş veya kimlik konusunda belirsizlikle mücadele eden birinden geliyor. Özneler, nesnel başarılarına rağmen bunalmış, dinlenme dönemlerine rağmen duygusal olarak tükenmiş, bilgiye eşi görülmemiş bir erişimleri olmasına rağmen belirsizlik içinde ve bir zamanlar arzuladıkları koşulların çoğu görünüşte sağlanmış olsa bile garip bir şekilde tatminsiz olduklarından söz ediyorlar.

Oysa kaygının en çarpıcı özelliklerinden biri, genellikle net bir nesneye bağlı olmadan ortaya çıkmasıdır. Birçok insan, görünüşte basit bir soruyu yanıtlamakta zorlanır: Tam olarak neden kaygılıyım? Cevap genellikle tereddütle verilir: “Her şey yüzünden.”, “Özel bir şey yok.”, “Bir şeyler yolunda değilmiş gibi hissediyorum.”, “Geride kaldığımı hissediyorum.”, “Hayatımı boşa harcıyormuşum gibi hissediyorum.”

Kaygıyı adlandırmanın zorluğu tesadüfi değildir. Bu, fenomenin kendisi hakkında önemli bir gerçeği ortaya çıkarır.

Kaygının neredeyse havada hissedildiği bir dönemde yaşıyoruz. Kaygı; ilişkiler, kariyer seçimleri, para, yalnızlık, özgüven, ebeveynlik, yaşlanma, politika, iklim, kimlik ve hatta iyileşmeyle ilgili konuşmalarda yer alıyor. Ancak elimizdeki tüm bu sözcüklere rağmen, birçok insan giderek daha fazla bunalmış hissediyor gibi görünüyor. Belki de farklı bir soru sormalıyız:

Neden kaygı bugün bu kadar yaygın, bu kadar kalıcı ve bu kadar garip bir şekilde yorucu geliyor?

Lacancı bir psikoterapist olarak, kaygının sadece kişisel bir işlev bozukluğu ya da stresli bir toplumun talihsiz bir yan etkisi olduğuna inanmıyorum. Kaygı, insan hayatının her zaman bir parçası olmuştur. Hem Freud hem de Lacan, kaygının konuşan bir varlık olmanın, yani arzulamanın, başkalarına bağımlı olmanın, belirsizlik ve kayıpla yüzleşmenin ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatır (Freud, 1959; Lacan, 2014). Ancak kaygı yeni bir şey değilse de günümüzdeki hâliyle ilgili bir şeyler kesinlikle yenidir.

Yasaktan Performansa

Uzun bir süre boyunca, insan ıstırabı yasaklar etrafında şekillenmiştir. İnsanlar sosyal kurallar, ahlaki kısıtlamalar, dini normlar ve katı beklentiler altında acı çekiyordu. Kişinin ailesi veya topluluğu genellikle neyi arzulamanın kabul edilebilir olduğunu, kimi sevmesi gerektiğini, nasıl davranması gerektiğini ve saygın bir hayatın ne olduğunu dikte ederdi. Psikanalitik dilde, ıstırap genellikle bastırma etrafında dönerdi. Mücadele genellikle şöyleydi:

“İstememem gereken bir şeyi arzuluyorum.”

Ancak bugün, çoğumuz farklı bir baskı altında yaşıyoruz. Emir önceden “Yapmamalısın” şeklindeyken, giderek daha çok şu hâle geliyor: 

“En iyi hâlin olmalısın.”
“Hayattan zevk almalısın.”
“İyileşmelisin.”
“Potansiyelini boşa harcamamalısın.”

Baskı ortadan kalkmadı. Sadece kılıf değiştirdi. Oysa paradoksal bir şekilde, zevk emredilemez. Hatta, ne kadar çok talep edilirse, o kadar ulaşılmaz hâle gelir. Bu paradoks, günümüzün acılarının merkezinde yer alır.

Renata Salecl (2026) bu dönüşümü etkileyici bir şekilde anlatıyor. Günümüz insanları genellikle kendi başarıları, mutlulukları, ilişkileri, sağlıkları ve psikolojik iyilik halleri konusunda kendilerini radikal bir şekilde sorumlu hissediyorlar. Özgürlüğün sınırsız olduğuna inanmaya teşvik ediliyoruz. Bugün giderek şu mantık içinde düşünmeye çağrılırız: Eğer zorlanıyorsak, belki de yeterince çaba göstermemişizdir. Bu, sessiz bir zulüm yaratır. Aşkta başarısız olursanız, belki de yanlış bir seçim yapmışsınızdır. Eğer tükenmişlik yaşıyorsanız, belki de disiplin eksikliğiniz vardır. Mutsuzsanız, belki de yeterince iyileşmemişsinizdir. Kaygı devam ediyorsa, belki de çalışmayı hâlâ yanlış yapıyorsunuzdur. Sonuç, tuhaf bir paradokstur: Günümüzde birçok insan sadece kaygılı hissetmiyor. Kaygılı olmaktan kaygı duyuyorlar.

Sonsuz Olasılığın Yükü

Genellikle kaygının kısıtlamalardan kaynaklandığını düşünürüz. Oysa günümüzün kaygısı çoğu zaman başka bir şeyden kaynaklanır: çok fazla olasılık.

Felsefeci Søren Kierkegaard (1980), kaygıyı “özgürlüğün baş dönmesi” olarak adlandırmıştır. Kaygı, sadece olasılıklar ortadan kalktığında değil, aynı zamanda önümüzde birdenbire çok fazla olasılık açıldığında da ortaya çıkar. Lacancı düşünce bunu ciddiye alır. Bugün bize sürekli şunu söylüyorlar: Kariyerini seç. Kimliğini seç. Şehrini seç. Partnerini seç. Kendini yeniden keşfet. Gerçekte olduğun kişi ol. İlk bakışta bu özgürleştirici görünüyor. Ancak, özgürlükle birlikte sessizce başka bir şey de ortaya çıkıyor: yanlış seçim yapma korkusu. Ya bu ilişki doğru ilişki değilse? Ya potansiyelimi boşa harcarsam? Ya yurtdışına taşınmam gerekirse? Ya başka bir kariyer beni daha mutlu ederse? Ya kendimin yanlış bir versiyonu hâline geliyorsam? Günümüz insanı, genellikle sonsuz olasılıklar ve derin bir belirsizlik arasında sıkışıp kalır. Sonuç her zaman özgürlük değildir. Bazen felçtir de.

Lacan’ın moderniteye dair şöyle derinlemesine bir yorumu vardır: Günümüz özneleri, giderek artan bir şekilde simgesel koordinatların istikrarsızlığıyla karşı karşı kalmaktadır, yani “Nasıl yaşanmalı?” sorusuna verilen istikrarlı cevapların sayısı azalmıştır (Copjec, 2025). Kendimizi yeniden icat etmemiz beklenirken aynı zamanda bunu yanlış yapabileceğimizden korkuyoruz. Günümüzde pek çok insan kesinlik tuzağına değil, sonsuz olasılıkların tuzağına düşmüş durumda. Lacan, arzunun asla kendisine karşı şeffaf olmadığını defalarca vurgulamıştır. İnsanlar ne istediklerini doğrudan bilmezler. Arzu; dil, fantazi, yasaklar ve başkalarının arzularıyla olan gizemli ilişki yoluyla ortaya çıkar. Bu nedenle, günümüzde sıkça duyduğumuz “sadece arzunu takip et” emri, psikolojik açıdan genellikle istikrarsızlığa yol açar. Arzu, keşfedilmeyi bekleyen sabit bir içsel gerçek değildir. Arzu, anlaşılması çok daha zor ve çelişkili bir şeydir. Dolayısıyla sorun, sadece çağdaş öznelerin çok fazla seçeneğe sahip olması değildir. Sorun, seçimlerin bir zamanlar göreceli bir tutarlılık kazandığı simgesel çerçevelerin zayıflamış olmasıdır.

Neden Her Şey Bu Kadar Kişisel Geliyor?

Belki de çağdaş kaygının en acı verici boyutlarından biri şudur: Her şey kişisel hissettiriyor. 

Bir ilişki biter: “Benim neyim var?” Reddedilirsiniz: “Neden yeterli değildim?” Kendinizi bitkin hissediyorsunuzdur: “Neden diğerleri gibi başa çıkamıyorum?”

Sosyal medya bu dinamikleri acımasızca güçlendiriyor. Diğer insanlar size daha mutlu, daha sakin, daha başarılı, daha çekici ve duygusal olarak daha olgun görünür. Bu arada, siz kendi belirsizliğinizin acı verici bir şekilde farkındasınızdır.

Renata Salecl (2026), günümüzün kaygısının giderek içe doğru kaymakta olduğunu savunuyor. Tarihsel olarak önceki dönemlerdeki kaygılar genellikle dış tehditlere odaklanıyordu: savaş, düşmanlar, siyasi istikrarsızlık. Günümüzde ise kaygı giderek benliğe yöneliyor: özgünlük, özdeğer, anlamlı iş, reddedilme, başarı ve “yeterli” olma. Günümüzün endişe verici sorusu genellikle “Beni ne tehdit ediyor?” değildir. Soru şudur: “Yeterli miyim?” Lacancı terimlerle ifade edersek, bunun altında sessizce başka bir soru yatmaktadır: “Öteki, benden ne istiyor?” İlgisini kaybettim mi? Yeterince çekici miyim? Yeterince başarılı mıyım? İnsanlar gizlice benim başarısız olduğumu mu düşünüyor? Birini hayal kırıklığına mı uğrattım? Daha üretken olmalı mıyım? Lacancı psikanalizde “Öteki”, sadece başka birini değil; beklentiler, dil, idealler, tanıma ve arzunun oluşturduğu sosyal alanı ifade eder (Lacan, 2014). Günümüzün kaygılarının çoğu, tam da bu bakışla ilişkili olarak ortaya çıkmaktadır. Sadece, “Ben kimim?” değil, “Nasıl görülüyorum?”

Kaygı, Korku ile Aynı Şey Değildir

Freud’un önemli katkılarından biri, kaygıyı sıradan korkudan ayırmasıydı. Korkunun genellikle tanımlanabilir bir nesnesi vardır. Hastalıktan korkarsınız. İşinizi kaybetmekten korkarsınız. Çatışmadan korkarsınız. Kaygı ise daha tuhaftır. Bir şey huzursuz hissettirir ancak adını koymak zordur. Tam olarak nerede olduğunu belirleyemezsiniz.

Freud (1959), kaygı anlayışını yavaş yavaş bedensel gerginlikten çaresizliğe bağlı bir şeye kaydırdı ve buna Hilflosigkeit adını verdi. Bu, insan bağımlılığında kök salmış ilkel bir kırılganlık anlamına geliyordu. Hayata; bakım, hayatta kalma, tanınma ve sevgi için başkalarına radikal bir şekilde bağımlı olarak geliriz. Bu kırılganlığın bir kısmı asla tamamen ortadan kalkmaz. Özerklik fantazilerinin altında çağdaş özneler; tanınmaya, anlamaya, dile ve sevgiye bağımlı, savunmasız varlıklar olarak kalırlar. Kaygı, genellikle bu bağımlılığın görünür hâle geldiği noktalarda yoğunlaşır. Belki de bu, çağdaş kaygının neden bu denli acı verici olduğunu da açıklıyor. Çünkü giderek özerkliği idealize eden ancak savunmasızlığa çok az simgesel alan bırakan kültürlerde yaşıyoruz.

Sonsuz Kişisel Gelişim Çağı

Günümüzde birçok insan, sadece hayatın zor olmasından değil, hayatın giderek kalıcı bir kendini geliştirme projesi gibi hissettirmesinden dolayı da yorgun düşüyor: Bağlanma tarzınızı iyileştirin. Sinir sisteminizi düzeltin. Verimliliğinizi artırın. Vücudunuzu geliştirin. Alışkanlıklarınızı optimize edin. Duygusal zeka kazanın. Bağımsız olun, ama aynı zamanda derin bağlar kurun. Kendinizi sevin, ama asla narsist olmayın. Dinlenin, ama hırslı kalın.

Günümüz insanından, durmaksızın kendini geliştirmesi beklenir. Todd McGowan (2024) bu konuda önemli bir içgörü sunuyor. Kapitalizm, yalnızca ürün sattığı için değil, insan arzularının yapısını yansıttığı için de başarılıdır. Lacancı bir bakış açısıyla, arzu eksiklik etrafında yapılandırılmıştır. İnsanlar tamamlanmış oldukları için arzu etmezler; tam olarak çözülmemiş, eksik, sahip olunması imkânsız bir şey kaldığı için arzu ederler (Lacan, 1977). Arzu hareket halindedir. Asla kesin bir sonuca ulaşmaz. Her zaman bir şeyler yarım kalmış gibi hissedilir. Kapitalizm ise bunu çok iyi anlar ve tekrar tekrar fısıldar: Neredeyse vardın. Bir satın alma daha. Bir atılım daha. Bir ilişki daha. Kendinin bir versiyonu daha. Bir başarı daha. Bir iyileşme süreci daha. 

Kaygı, tatminin sonsuzca vaat edildiği ancak asla tam olarak elde edilemediği yerlerde gelişir. Memnuniyet her zaman biraz ileride gibi görünür. Asla tam olarak burada değildir. Çağdaş öznelerden sadece arzu etmeleri beklenmiyor, arzunun kendisini optimize etmeleri de bekleniyor. Belki de bu yüzden günümüzün kaygısı sonsuz gibi geliyor. Bize sürekli olarak tatmin olacağımız sözü verilirken aynı zamanda bunu henüz başaramadığımız da hatırlatılıyor. 

Hareket Etmeden Koşmak/Yerinde Saymak

Salecl (2026), çağdaş yaşam için son derece isabetli bir ifade sunar: yerinde koşmak/yerinde saymak (running on the spot). Birçok insan sürekli hareket hâlindedir: okur, öğrenir, iyileşir, çalışır, iyileştirir, düşünür, gelişir. Yine de içten içe kendilerini sıkışmış hissederler. Hareket ederler ama vardıklarını hissetmezler. Bu, tuhaf bir yorgunluk yaratır. Artık kimse doğrudan “Ne istiyorum?” diye sormaz, bunun yerine, “Artık mücadele etmeyen biri nasıl olabilirim?” ya da  “Kaygısız, tam, dengeli ve tamamlanmış bir versiyonuma nasıl ulaşabilirim?” diye sorar. Belki de burada çağdaş kültürün en derin yanılsamalarından biriyle karşılaşıyoruz: İleride bir yerde, kendimizin nihai, istikrarlı ve kaygısız bir versiyonunun var olduğu fantazisiyle. Bu nedenle çağdaş özne çoğu zaman arzunun peşinden gitmekten çok, semptomsuz olmaya yatırım yapar. Artık mesele yalnızca ne istediğimiz değil, işlevsel, üretken, regüle olmuş ve kırılganlıktan mümkün olduğunca arındırılmış biri olabilmektir. Ancak bu çaba çoğu zaman beklenen özgürleşmeyi değil, yeni bir baskıyı beraberinde getirir. Kaygı da burada farklı bir biçimde görünür. Bugünün kaygısı her zaman panik ya da yoğun korku şeklinde ortaya çıkmaz. Bazen bir donakalma, bir erteleme, bir türlü harekete geçememe hâli olarak belirir. Sürekli düşünmek, sürekli hazırlık yapmak, doğru zamanı beklemek, yanlış seçim yapmaktan korkmak… Birçok kişi için kaygı artık hızın değil, askıda kalmanın dili hâline gelir.

Psikanaliz çok daha zor bir gerçek sunar. Nihai bir versiyon yoktur. Tam bir benlik yoktur. Belirsizlikten etkilenmemiş bir hayat yoktur. Bu karamsarlık değildir. Bu sadece insan arzularının yapısıdır.

Değiştirilebilirlik Çağında Kaygı ve Aşk

Günümüzün kaygısı, özellikle ilişkilerde belirginleşiyor. Aşk, giderek piyasa mantığıyla şekilleniyor. Flört uygulamaları, benzeri görülmemiş bir potansiyel partner bolluğu sunuyor. İlişkiler, giderek optimizasyon fantazileriyle şekilleniyor: mükemmel uyumu, ideal duygusal uyumu, çatışma veya hayal kırıklığından uzak bir ilişkiyi bulma umudu. İlişkiler giderek daha belirsiz, esnek ve tanımlanamaz hâle geliyor. “Ruh eşleri” ile “durum ilişkileri” bir arada var oluyor. Bağlılık sonsuza kadar ertelenebilir hâle geliyor. Artık korku sadece şu oluyor: “Ya sonunda yalnız kalırsam?” Aynı zamanda: “Ya daha iyi biri çıkarsa?”

İnsanlar artık sadece terk edilme korkusu yaşamıyor. Değiştirilebilir olmaktan korkuyorlar. Günümüzün romantik kaygısı, genellikle sonsuz alternatiflerin gölgesinde ortaya çıkıyor. Partner, karşılaştırmalara karşı savunmasız hâle geliyor. Benlik, yetersizlik hissine karşı savunmasız hâle geliyor. Bağlılık, başka bir olasılığın daha tatmin edici olabileceği fantazisiyle gölgeleniyor. Belki de çağdaş kaygının en acı verici olduğu yer burasıdır. Aşk bizi kırılganlıkla yüzleştirir. Aşk, kendi kendine yetme fantazisini bozar. Aşk bize başka bir kişinin önemli olduğunu hatırlatır. Bu nedenle, aşk her zaman kaygı taşır. Hiçbir verimlilik sistemi bunu çözemez. Hiçbir kişisel gelişim sloganı bunu ortadan kaldıramaz.

Kaygının Gerçeği

Lacan, Seminar X ve sonrasında sık sık geri döndüğü bir ifade kullanır: Kaygı aldatmaz (Lacan, 2014).

Bu, kaygının hoş, rasyonel veya anlaşılması kolay olduğu anlamına gelmez. Bu, kaygının bize bariz bir gerçeği söylediği veya romantize edilmesi gerektiği anlamına da gelmez. Aksine, kaygı genellikle kişinin arzu, kayıp, zevk veya kimlikle olan ilişkisine dair bir şeyin sarsıldığı zaman ortaya çıkar. Belki de kaygı sadece gürültü değildir. Belki de bize bir şey anlatıyordur. Arzu hakkında bir şey. Keder hakkında bir şey. Ertelenen bir şey. Çözülmemiş bir şey. Bilmemek için çok uğraştığımız bir şey.

Rahatsızlığı hemen ortadan kaldırmaya takıntılı bir kültürde yaşıyoruz. Daha hızlı düzenle. Olumlu düşün. Dikkatini başka yere yönelt. Beynini hackle. Semptomu gider.

Ancak psikanaliz başka bir soru sorar: Kaygınız size ne söylemeye çalışıyor? Hangi arzuyu ertelediniz? Hayatınızla ilgili hangi gerçek size dayanılmaz geliyor? Hangi seçimi sonsuza kadar ertelediniz? Hangi kaybın yasını tutmayı reddettiniz? Gerçekleştirmek için sizi yoran imkânsız idealiniz nedir? Dolayısıyla buradaki soru sadece “Kaygıyı nasıl ortadan kaldırabilirim?” değildir, psikanaliz bize şunu sorar: Kaygı aracılığıyla arzuyla olan hangi ilişki görünür hâle gelir?

Bu sorular ve bulunacak cevaplar anında bir rahatlama vaat etmez. Anlamamız gereken, kaygının yok edilmesi gereken bir düşman olmadığıdır. Psikanaliz hiçbir zaman mutluluğu bir son nokta olarak sunmamıştır. Ancak belki de daha zor ve nihayetinde daha insani bir şey sunar: kaygının tamamen ortadan kalkmasını bekleyerek hayatı sonsuza dek ertelemek yerine, belirsizlik içinde yaşayabilme olasılığı. İnsan hayatı asla tam bir tatminle sonuçlanmak için tasarlanmamıştır. Arzu etmek, bir anlamda, eksik kalmaktır. Öyleyse sorun, sadece çok fazla şey istememiz değil, aynı zamanda tatmin duygusunun eninde sonunda gelmesi gerektiğine giderek daha fazla inanmamız ve gelmediğinde kendimizi başarısız hissetmemiz olabilir.

Kaynakça

Copjec, J. (2025, May 7). Anxiety of Modernity: Kiarostami with Lacan. https://www.e-flux.com/notes/669727/anxiety-of-modernity-kiarostami-with-lacan

Freud, S. (1959). Inhibition, Symptoms and Anxiety. (J. Strachey, Çev.) The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud içinde, Vol. 20. Londra: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis.

Kierkegaard, S. (1980). The Concept of Anxiety (R. Thomte, Çev.). Kierkegaard’s Writings (Cilt 8) içinde. Princeton University Press.

Lacan, J. (2014). Seminar X: Anxiety, J.-A. Miller (Ed.), (A. R. Price, Çev.). Londra: Polity (Orijinal metin 1962–1963 yılında yayımlandı).

Lacan, J. (1977). The Four Fundamental Concepts of Psycho-Analysis (J.A. Miller, Ed.) (1.baskı.). Routledge.

McGowan, T. (2024). Kapitalizmin Ruhsal Bedeli Nedir? (I. Doğangün, Çev.) Axis Yayınları (Orijinal metin 2016’da yayımlandı)

Salecl, R. (2026). Yerinde Saymak: Neoliberalizmin Rehin Öznesi (A. Çakmakçı, Çev.) Axis Yayınları (Orijinal metin 2022’de yayımlandı)